Perhiz, Tarafsızlık (Yansızlık) ve Anonimlik Nedir?

Perhiz [abstinence], Tarafsızlık [neutrality] ve Anonimlik [anonymity], Freud tarafından analiz sürecinin yürütülmesinde önerilmiş üç teknik ilkedir. Perhiz (cinsel ve duygusal doyumdan kaçınma ilkesine dayalı yoksunluk), analistin hastanın aktarım isteklerini fark etmesi ama bu istekleri doyurmaması anlamına gelir. Bu ilkenin amacı şunlardır:

  • Bu isteklerin çok katmanlı ve çok nedenli yapısını anlamak,
  • Daha derinlere bastırılmış isteklerin ortaya çıkmasına olanak tanımak,
  • Bu isteklerin ortaya çıktığı burada-ve-şimdi duygusal ve zamansal bağlamı daha iyi kavramak.

Tarafsızlık ya da teknik tarafsızlık [technical neutrality] (Kernberg, 1976b), analistin hastanın çatışmalarını analiz ederken ego, id ve süperego arasında “eşit mesafede” bir konum almasını ifade eder (A. Freud, 1936). Tarafsızlık ayrıca şunlara da gönderme yapar:

  • Analistin hastanın zihinsel yaşamına dair yeni kavrayışlara sürekli olarak açık olması (Schafer, 1983),
  • Analistin kendini tutabilmesi ve hastanın özerkliğine duyduğu saygı. Analist bu özerkliği, kendi değerlerini, kişiliğini veya öznel gerçeklik anlayışını hastaya dayatmaktan kaçınarak korur (Hoffer, 1985).

Anonimlik, analistin kendisi hakkında görece az şey açıklamasıdır. Bunun amacı, hastanın aktarım fantezilerinin [transference fantasies] gelişebileceği yeterli bir belirsizlik ortamı sağlamaktır.

Perhiz, tarafsızlık ve anonimlik, psikanaliz tarihinde her zaman önemli olmuştur; çünkü Freud bu konulardan yalnızca bir kez söz etmiş olsa da, bu konular analistin teknik duruşunun temelini oluşturmuşlardır. Bu ilkeler, analitik tedavinin çerçevesini oluşturur; böylece terapötik etki, göreli bir nesnellik konumundan yapılan yorumlara dayanır. Bu çerçeve, aktarım, direnç, dinamik bilinçdışı ve serbest çağrışım gibi psikanalitik ilkeleri öne çıkaran bir zihin modelini de destekler.

Bu ilkeler aynı zamanda, psikanalizin terapötik etkisi, analistin epistemolojik konumu, analist/hasta etkileşimi ve bu etkileşimin psikanalitik veriler üzerindeki etkisi gibi temel psikanalitik kavramlarla da doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle, perhiz, tarafsızlık ve anonimlik yoğun, hatta zaman zaman kutuplaştırıcı tartışmalara konu olmuştur; zira psikanalitik durumun ve psikanalizin terapötik etkisinin farklı biçimlerde kavramsallaştırılmasına zemin hazırlamışlardır. Tüm bu tartışmalara rağmen, perhiz, tarafsızlık ve anonimlik psikanalitik teknik kuramında hâlâ merkezi ama tartışmalı bir rol oynamaya devam etmektedir.

Freud (1915a), tarafsızlıktan yalnızca bir kez söz etmiş, ancak kavramı açıkça tanımlamamıştır; bununla birlikte, tarafsızlığı, analistin hastanın aktarım aşkına [transference love] karşı kendi duygularını baskılama gerekliliğiyle ilişkilendirmiştir. Tarafsızlık, ayrıca Freud’un analistin kendisini bir cerrah gibi modellemesi gerektiği yönündeki uyarısında da örtük olarak yer alır; analist “…tüm duygularını, hatta insani merhametini bile bir kenara koymalıdır…” (1912b). Freud burada analistlerin ilgisiz ya da kayıtsız olmalarını değil “terapötik ihtiraslarını [therapeutic ambition]” dizginlemelerini, çünkü hastanın iyileşmesine yönelik kendi duygusal yatırımlarının direncin ele alınışına zarar verebileceğini ifade etmiştir.

Freud hiçbir zaman anonimlik terimini kullanmamıştır; bu terimi ilk kez kullanan kişi Gitelson’dur (1952’de). Ancak Freud, “doktor hastalarına karşı opak olmalı ve bir ayna gibi, yalnızca kendisine gösterileni hastaya göstermelidir” (1912b) şeklinde bir öneride bulunmuştur. Freud’un ayna metaforu, analistin aktarım yansıtması [transference projection] için boş bir ekran olarak kalmasını sağlamak amacıyla değil -ki “boş ayna [blank screen]” ifadesini ilk kez J. Glover 1926’da kullanmıştır- aksine, analistin kendi özel hayatına dair mahrem ayrıntıları paylaşmaktan kaçınarak, hastaların kendilerini açma konusundaki dirençlerini aşmalarına yardımcı olacak bir teknik olarak geliştirilmiştir. Freud’un tutumu, psikanalizi o dönemdeki telkin kullanan ya da terapistin otoritesine ve/veya kişiliğine dayanan diğer çağdaş terapilerden ayırma arzusuyla şekillenmiştir (Makari, 1997).

Freud’un perhiz ile ilgili önerileri, onun libido kuramına dayanmaktadır. Freud, analiz çalışması için gerekli olan psişik enerjinin, eğer hasta semptomlarının kısmen doyurduğu bastırılmış arzular için “ikame doyumlar [substitute gratifications]” bulursa, kullanılamaz hâle geleceğini öne sürmüştür. Bu nedenle Freud, bu arzuları doğrudan ya da sembolik olarak doyurduğuna inandığı davranışları hem analiz ortamında hem de hastanın günlük yaşamında açıkça yasaklamıştır. Ayrıca, analiz sürecinde ve dışında yaşanan mahrumiyetlerin, hastanın başlangıçta rahatlama arayışıyla başvurduğu acıyı muhafaza ettiğine ve böylece tedaviye yönelik motivasyonu sürdürdüğüne inanmıştır (1919a).

Dikkat çekicidir ki Freud, analistin bazı davranışlarını yasaklamış olsa da, analistin ne yapması gerektiği konusunda doğrudan bir açıklama getirmemiştir. Dahası, kendi teknik uygulamaları da görünüşe göre kendi koyduğu yasaklarla çelişmektedir (Lipton, 1977). Freud, belirli aktarım durumlarına verdiği yanıtları, hastalarıyla olan sıradan insani ilişkilerinden ve spontanlığından ayırmıştır. Son olarak, Freud’un perhiz, tarafsızlık ve anonimlik kavramsallaştırması, bu terimlerin günümüzdeki anlamlarından belirgin biçimde farklıdır.

Perhiz, tarafsızlık ve anonimlik gibi teknik ilkelere verilen önemin ışığında, bu ilkelerin açıklanmasını izleyen on yıllarda bu konular üzerine görece az tartışma ve değerlendirme yapılmış olması dikkat çekicidir. Bu durumun önemli bir istisnası Ferenczi’nin çalışmalarında görülür. Ferenczi’nin (1919, 1920) ilk teknik yeniliği olan “aktif teknik [active technique]” Freud’un libido kuramına dayanıyordu. Ancak Freud’un önerdiği teknikteki daha az yönlendirici analist tasvirinin aksine, Ferenczi hastalarına hem yasaklar getiriyor hem de doğrudan yönlendirmelerde bulunuyordu. Onun yasaklamaları, bilinçdışı olarak eyleme konan örtük dileklerin doyumunu engelleyerek tedavi için gerekli libidinal enerjiyi erişilebilir kılmayı amaçlıyordu; yönlendirmeleri ise, erken dönem dileklerin yeniden yapılandırılmasını kolaylaştırmak için bilinçli olarak doyum sağlayan davranışların gerçekleştirilmesini teşvik ediyordu.

Ferenczi’nin (1930, 1931) tartışmalı ikinci grup yenilikleri, Freud’un önerdiği analitik çerçevenin neredeyse tam tersi bir analiz ortamı kurdu. Ferenczi, tekniğinin merkezine hayal kırıklığı [frustration] ya da mahrumiyeti [deprivation] değil, “müsamaha”yı [indulgence] yerleştirdi. Analistin açıkça sıcak ve analitik çerçeve konusunda “rahat [relaxed]” bir tutum sergilediği durumlarda hastaların çok daha geniş bir duygu yelpazesini ifade edebildiklerini savundu. Örneğin, analistin hastaların kendilerini durmaya hazır hissedene kadar seansta kalmalarına izin vermesi gibi uygulamalarla, bu yaklaşımın kolaylaştırıldığını savundu. Ayrıca, analistin alışılmış duruşu aşırı ölçüde yasaklayıcı ebeveynleri andırırsa, hastanın geçmişini hatırlamak yerine onu tekrarlama olasılığının daha yüksek olacağını da ileri sürdü.

Ferenczi, analitik aynanın [analytic mirror] yerine kendini açan [self-revealing] bir tutum benimsedi, teknikle ilgili hatalarını kabul etti ve bir noktada hasta ile analistin birbirini analiz ettiği bir yöntemle denemeler yaptı. Ferenczi’nin tekniği Freud’un anlayışına radikal bir meydan okuma niteliği taşımasına rağmen, sonraki elli yıl boyunca bu teknik literatürde aktif şekilde ele alınmadı. Bunun yerine, özellikle 1930’lardan 1960’lara kadar bazı analistler Freud’un teknik ilkelerini katı kurallar gibi yanlış biçimde uygulayarak otoriter ve soğuk bir psikanalitik tedavi biçimi ortaya koydular.

Perhiz, tarafsızlık ve anonimlik ilkelerine ikinci büyük meydan okuma, Franz Alexander’ın (1950a) “düzeltici duygusal deneyim [corrective emotional experience]” kavramını terapötik olarak kullanmasıyla gündeme gelmiştir. Bu yaklaşımda analist, hastanın aktarımını yorumlamak yerine, hastanın erken dönem nesnelerine atfettiği patojenik tutumları dengelemek amacıyla bilinçli olarak karşıt bir tutum benimser.

Bu yaklaşıma karşılık olarak, K. Eissler (1953), psikanalizin temel teknik aracının yorumlama [interpretation] olduğunu savunmuş ve daha tatmin edici etkileşimleri içerebilecek bu tür teknik değişikliklerin yalnızca sınırlı ve geçici şekilde kullanılması gereken “değişkenler [parameters]” olduğunu belirtmiştir.

Eissler’e yanıt veren Stone (1961) ise, aktarım arzularına ek olarak, hastaların analistin tutumunun insani olarak nazik ve yardımcı olacağına dair makul beklentileri bulunduğuna dikkat çekmiştir.

Yirminci yüzyılın ortalarında, analitik durumun duygulanımsal [affective] atmosferine, psikanalitik tedavide empatinin rolüne ve yardım arayan bir hasta ile yardım sunmak isteyen bir analist arasındaki aktarım dışı duygusal ilişkide yer alan örtük hazlara [implicit gratifications] yönelik ilgi giderek artmıştır. Bu ilişki, Greenacre’in “matriks aktarım”ı [matrix transference], Gitelson’un “diyastrofik tutum”u [diatrophic attitude]”, Modell’in “kucaklayan çevre [holding environment] ve Loewald’ın analisti “yeni nesne [new object]” olarak tanımladığı anlatımlarda anne/çocuk [anne-çocuk ikilisi] terimleriyle ele alınmıştır. Greenson, aktarım dışı [nontransferential] hasta-analist ilişkisinin iki yetişkin arasında paylaşılan karşılıklı saygı ile karakterize edildiğini ve bunun “gerçek ilişki [real relationship]” olduğunu yazmıştır. Aktarımsal olmayan yönlere yönelik bu ilgi, sınır [borderline] ve narsisistik hastaların tedavisiyle de artmıştır. Perhiz, tarafsızlık ve anonimlik ilkelerinin önceki kuşak analistler tarafından yanlış uygulandığı ve yorumlayıcı tekniğe dayalı psikanalitik bir tedavinin duygusal olarak ilgili bir psikanalist tarafından da yürütülebileceği konusunda genel bir fikir birliği oluşmuş olsa da, bu teknik ilkelerin 1980’lere kadar yeniden ele alınmasına yönelik pek az girişim olmuştur.

Günümüz psikanalizinde, perhiz ilkesi, aktarımın özgün biçimde deneyimlenebileceği bir yanılsama olarak sürdürülebilmesi için hastanın yeterince ulaşılabilir bir analiste ihtiyaç duyduğu anlayışı doğrultusunda yeniden ele alınmıştır. Örneğin L. Friedman (1982), analitik durumu “cezbetme ve erişilmezliğin tuhaf bir karışımı” olarak tanımlamıştır. Fox (1984) ise, analitik ortamın, hastanın aktarımını hem ifade edebilmesi hem de bunun analiz edilebilmesi için haz [gratification] ve yoksunluk [frustration] arasında “optimal bir gerilim” gerektirdiğini öne sürmüştür.

Anonimlik ilkesi, analistin öznel yaşantısının analiz sürecine bilinçdışı yollarla -örneğin rol duyarlılığı [role responsiveness] (J. Sandler, 1976a) ve sahneleme [mizansen, canlandırma/enactment] (Chused, 1991) gibi- dâhil olduğuna dair artan farkındalıkla birlikte yeniden şekillendirilmiştir.

Analistlerin çoğu, aktarımın analizine odaklandıkları için kasıtlı kendini açmalarda [self-disclosure] temkinli davranmaya devam etmektedirler. Ancak bazı analistler, bu türden kendini disipline edici tutumlara eleştirel yaklaşmışlardır.

Renik (1995), analistin klinik tercihlerinin kaçınılmaz olarak kendisini açığa vurduğunu ve bu tercihlerinin hastalar tarafından gözlemlendiğini belirtmiştir. Analistin anonimlik idealini yansıtması durumunda, hastanın bu gözlemlerini paylaşmaktan kendini alıkoyabileceğini savunmuştur. Ayrıca anonimlik ilkesinin, analistin nesnel bir gözlemci olduğu izlenimini güçlendirdiğini ve bunun da iyatrojenik [iatrogenic/insan eliyle oluşan, (hekim tedavisi sonucu) kazara ortaya çıkan] bir idealleştirmeye yol açabileceğini ifade etmiştir. Bu nedenle Renik, analistlerin hastalarıyla iş birliği yapmalarını, hatta hastaların, analistin yöntemlerine dair görüşlerini paylaşmalarına alan açmalarını önermiştir.

Toplumsal yapısalcı [social-constructivist] bir bakış açısından I. Hoffman (1983), analistin anonim kalmasının mümkün olmadığını öne sürmüştür. Hoffman, analistin kendini açma konusundaki tutumu ne olursa olsun, hastanın analist üzerinde bir etkisi olduğunu varsaydığını ve analistin davranışlarını bu etkinin sürekli ama belirsiz bir göstergesi olarak algıladığını vurgulamıştır. Bu nedenle, hastanın aktarım yaşantısı bütünüyle intrapsişik bir deneyim olup analiste yansıtılan bir durum değildir; bunun yerine, hastanın, analistin kendisine verdiği gerçek tepkilere yönelik seçici dikkati ve yorumlarının bir sonucudur.

Tarafsızlık ilkesi, zaman içinde belirsizlik yükü taşımıştır. Geçmişte bu ilke hem perhiz hem de anonimlik ile karıştırılmış ve böylece, tarafsızlık, analiz sürecinin sonucuyla ilgilenmeyen, tepkisiz, duygusuz ve ilişkisiz bir analist stereotipiyle özdeşleştirilmiştir.

Ego psikolojisi geleneğinden teorik katkı sunan birçok analist arasında günümüzde bir uzlaşı ortaya çıkmıştır; bu analistler, tarafsızlık kavramına açıklık getirmiştir. Schafer (1983), Poland (1984), Hoffer (1985), S. Levy ve Interbitzen (1992) ile Boesky (Makari, 1997 tarafından aktarılır) gibi yazarlar, tarafsızlığın bir dış görünüşü ya da tavrı [demeanor] değil bir tutumu [attitude] tanımladığını vurgulamışlardır. Tarafsız konum, analistin hastanın zihinsel yaşamının tüm yönlerine ilgi göstermesiyle ve hem hastanın hem de analistin anlayışını sınırlayabilecek herhangi bir ön yargıdan ya da erken hükümden kaçınmasıyla kendini gösterir; bu tarafsızlık, hastanın kendisiyle ve başkalarıyla ilgili görüşlerini sorgusuz sualsiz kabullenmekten kaçınmayı da içerir.

Tarafsızlık, aynı zamanda analistin kendi değer yargılarının, muhakemelerinin ya da kendi duygusal yaşamının çarpıtıcı etkisinin analitik sürece sızmasını sınırlandırma çabalarında da kendini gösterir. Poland ve Hoffer, analistin nesnel bir gözlemci olmadığını vurgulamışlardır; analistin öznel deneyimi kaçınılmaz olarak analize dâhil olur. Bu nedenle, tarafsızlığı sürdürebilmek, analistin sürekli olarak kendini analiz etmesini gerektirir. Poland, analistin kurama olan bağlılığının tarafsızlığını zedelediğini de kabul etmiştir.

Boesky ise, analistin hastanın direncine yaptığı kaçınılmaz bilinçdışı katkıları tanımlamıştır. Tarafsızlık, analistin kendi üzerine düşünme [self-reflection] yoluyla dönmeye çalıştığı “kurgusal [fictional]” bir noktayı temsil eder; tarafsızlık tam anlamıyla sürdürülemese bile, bu kavram analisti ondan uzaklaşmaya yönelik sürekli çekime karşı uyanık tutar.

Son olarak, Poland ile Levy ve Interbitzin, analistin analiz sürecinin sonucuna karşı tarafsız olmadığını netleştirmiştir; analist hastaya yardım etmek ister ve terapötik bir niyetle çalışır.

İlişkisel kuramın, ego psikolojisi kökenli bu çağdaş tarafsızlık anlayışına getirdiği eleştiri, analistin, aktarım/karşıaktarımın etkileşimsel matrisi içindeki sürekli katılımını ve hastanın bu katılımın farkına varma potansiyelini yeterince önemsememesidir.

I. Hoffman (1996), analitik ilişkinin asimetrisi ve ritüelinin analiste bir “ahlaki otorite” kazandırdığını yazmıştır; bu otorite incelense bile tamamen ortadan kaldırılamaz ve bu nedenle analistin bilinçli ve bilinçdışı değerleri kaçınılmaz olarak hastanın seçimlerine katılır.

Aron (1991), analistin aktarım/karşıaktarımdaki katılımı üzerine düşünmesinin önemli olduğunu, ancak eğer analist hastanın kendisine dair gözlemlerini sormazsa, kendi öznel ve tarafsız olmayan katılımının tamamen farkında olamayacağını belirtmiştir.

Son olarak, postmodern felsefeye dayanan bazı psikanalitik paradigmalar, nesnel bilgi [objective knowledge], hakikat [truth] ve gerçekliğe uygunluk [correspondence to reality] kavramlarının tüm temel varsayımını sorgularlar.

Kaynak:

American Psychoanalytic Association. (2012). Abstinence, Neutrality, and Anonymity. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 1).

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir